Ümit Yenişehirli yazdı: Eski devir fenomenleri
Son dönemlerin en yaygın, moda kelimelerinden birisi, hiç şüphesiz “fenomen”. Dijital mecralar ile buralardaki içerik üretimlerinin toplumdaki gördüğü akıl almaz ilgi, fenomenle birlikte ünlü/şöhretli olma realitesini de getiriyor. Fenomenler fevkalade bir sıklıkla kamuoyu gündemini işgal ediyor. Olaylar, açıklamalar, reklamlar iç içe geçmiş durumda. Bu vadide, fenomen olan, hemen her zaman şöhretli de olurken, ünlü biri çoğu zaman da fenomenleşiyor.
ÜNLÜ: SESİ UZAĞA GİDEN, PARLAYAN, KALABALIKLARLA OLAN, DEDİKODUSU YAPILAN
Bütün bu olup bitenler, son tahlilde “internet ünlüleri” parantezine alınıyor. Sahadaki yeniler de tarihte hep olduğu üzere, tanınır olmayı karşılayan ünlü, şöhretli ve benzeri kelimelerle tarifleniyor. Peki, tarihin bilinebildiği ilk çağlarından itibaren “ünlü” neydi, nasıldı, kimdi? Birisi, ne biçimde, neyle “şöhret” olabiliyordu?
Bir kavramın, toplum zihninde nasıl algılandığının dair önemli işaretler veren kelime kökenlerine göre, “ünlü” ve “şöhret” kelimeleri bizde de çok isabetli anlamlar içeriyor. Türkçe, ses veya nida anlamındaki “ün” kökünden gelen “ünlü”, sesi uzağa giden, adı yüksek sesle bağırılan kişi oluyor. Arapça “şhr” kökünden türeyen “şöhret” ise bir şeyi açığa çıkarmak, ilan etmek, sergilemek ve “Ay gibi parlamak” anlamları taşıyor.
Batı dillerindeki “celebrity” (ünlü) ise Latince “kalabalık, bir yere üşüşme” anlamına gelen celebrer kelimesinden türeme. Antik Yunanca’dan gelen “fame” kelimesi de (şöhret), söylenti, hakkında çokça konuşulan ve dedikoduyu da kapsayan bir anlamı karşılıyor. Ayrıca, parlak yıldız anlamında “star” da 18’inci yüzyıldan itibaren, öncelikle tiyatrocular için kullanılır olmuştu.
Oya Şakı Aydın’ın İmge Kitabevi’nden çıkan “Arenadan Ekrana Şöhret Kültürü” isimli kitabında da bu anlamlar eşliğinde tarihsel örnekler sıralanmakta. Buna göre, antik dünyada “ün”, bugünkü gibi geçici bir beğeni değil, “ölümsüzlük”le eşdeğerdi. Ünü belirleyen faktörler; aristokrasi, soy (krallar), askeri başarı (komutanlar) ve inşa etme (sunak, tapınak yaptırma) çizgisinde ilerlerdi. Krallar, otomatikman ünlüydü. Komutanlar, başarılı bir savaşın ardından şöhret kazanırdı. Nispeten sıradan biri ise bir vesile yaptırdığı tapınak ile tanınır kişi olabiliyordu. Ayrıca gladyatörler, olimpiyat yarışmacıları, rahip ve rahibeler, falcılar arasından da ünlüler çıkmaktaydı.

ESKİ MISIR’DA ÜNLÜ OLMAYANIN ÖBÜR DÜNYADA YOK OLACAĞINA İNANILIRDI
Eskiden ünlü olmak, ölümden sonra hatırlanma “garantisi” de almaktı. Mısırlılar için birinin adının anılmaz oluşu, o kişinin öbür dünyada da yok olacağı anlamına geliyordu. Firavunların piramitler üzerinde bu kadar titizlenmesi, onlardan çok geri statüdeki kişilerin de kalıcı mezarlar konusunda ısrarcı olmaları hep bu inanıştan kaynaklanmaktaydı.

ÜNLÜLERE TAPINMA
Şöhretli bir kişinin, bir süre sonra insanüstü bir varlık olarak görülüp, tapınma nesnesi haline gelmesi de eski çağların yaygın patolojilerindendi. Birçok kral, komutan ve rahip için yaptırılan heykel ve sunaklar, bir süre sonra tam teşekküllü bir tapınak haline dönüşebilmekteydi. Antik çağın “kült merkezleri”, bugünün “hayran kulüpleri”nin benzerleri gibiydi.

İSKENDER KÖYLERE KADAR HEYKEL VE BÜSTLERİNİ YOLLAMIŞTI
Makedon kralların en ünlüsü olan III. Aleksandros (İskender) ise hayattayken “tanrısal onurlar” talep etmişti. Kendisine “büyük” dedirten, şahsına tapınım isteyen, bunun için tapınaklar inşa ettiren İskender, heykeltraş ve ressamların hayallerinden uydurdukları “tanrıları” örnek alarak, farklı zamanlarda farklı tanrılara benzemeye çalışır, kendisinin o tanrı olduğunu iddia ederdi. İskender, bu “PR çalışması”nda heykel ve büstlerini de agresif bir biçimde kullanmıştı.
İskender, gerek düzenlediği emirnameler gerekse de geniş topraklar üzerindeki yöneticileriyle halkın, heykel ve büstlerine “İskender’in ta kendisi” gibi saygı göstermesinin düzenini kurmuştu. Köylere kadar büstlerini yollayan İskender, şehirlerde de yüksekliği en az 5-6 metreden başlayıp 10 metreye kadar ulaşan devasa heykellerini koyduruyordu. Bu durum, İskender açısından “ubiquity” (her yerdelik) algısı sağlıyordu. Halkta da “Devlet burada ve bizi izliyor.” düşüncesi yaygınlaşıyordu.
Roma İmparatorluk kültünde de benzer durumlar vardı. Buna göre imparatorun heykeli sadece bir heykel değildi. O heykelin önünde törenler yapılır, kurban kesilir, tütsü yakılırdı. Heykele yapılan bir hakaret, doğrudan imparatorun şahsına yapılmış olarak görülür, hatta vatana, vatanın değerlerine yapılmış bir ihanet sayılırdı.

ANTİK ÇAĞDA “FİLTRE”, HEYKELTRAŞ SAHTEKARLIĞIYLA SAĞLANIRDI
Bugün, internet ünlülerinin kendilerini, “daha güzel, daha yakışıklı” göstermek için kullandıkları en yaygın tekniklerden birisi olan “filtre”nin benzeri eski devirlerde de vardı. Devrin heykellerinde krallar, imparatorlar, gerçek fiziki görünüşlerinin çok ötesinde her türlü olumlu “en” dikkate alınarak şekillendirilirdi. Kısa boylu bir kral “uzun boylu”, iddialı bir yüz fiziği olmayan imparator “yakışıklı” yapılırdı. Zaten, bu kişileri canlı olarak yakından görme fırsatı neredeyse hiç olmayan halk da yöneticisini ancak heykeltraşın sahtekarlık ve ustalığı ölçeğinde tanımış olurdu. Öte yandan, Roma sikkeleri üzerine imparator suratlarının nakşedilmesi de yine imparatoru yaygın bir görünürlük sistemine sokma amacı gütmekteydi.
Antik toplumlarda ama en çok Yunan ve Roma’da ölen büyüklerin birden fazla balmumu maskelerini çıkartıp, bunları evlerine, evlerinin çevresindeki kamusal alanlara asmak da bir başka “şöhret” çalışması sayılabilirdi. Genellikle varlıklı ailelerin sergilediği bu tutum, bir yandan ailenin “itibarlı” sayılmasına kapı aralıyor, bir yandan da “atalar tapınımına” görsel destek sağlıyordu. Buradaki fetiş, “Ailemizden hiç kimse aslında ölmüyor, ünümüz bu maskelerde / heykellerde devam ediyor.” şeklindeydi.

“REKLAMIN İYİSİ KÖTÜSÜ OLMAZ”, ESKİ ÇAĞLARDA DA VARDI
Bugün var olan, bir şekilde şöhret olma ve onu koruma noktasında utanç verici mesaj ve yöntemlerden bile yararlanma dürtüsü, eski çağlarda da zaman zaman görülmekteydi. “Negatif şöhret” denilen bu olgu, bazen kamusal otorite ve halk tarafından bazen de bizzat “ünlü” tarafından sağlanırdı.
Suçluların meydanlarda yüzüne tükürülmek, dövülmek, parçalanmak, yakılmak gibi muamelelere maruz bırakılması “negatif şöhret” açısından yaygın bir gelenekti. Bazen de “ünlü” olana nefret öyle yaygın ve güçlü hale gelirdi ki, adı geçen kişi için “tarihten silme” uygulaması yapılır, kişi şehirden / ülkeden sürülür, nerede adı geçiyorsa bu kazınır, ailesinin de toplumda bilinen ismini değiştirmesi istenirdi.
“Sırf ünlü olmak için” genel kabullere aykırı tavırlara örnek gösterilecek bir olayı ise Herostratos isimli bir antik Yunanlı gerçekleştirmişti. Herostratos, adı “tarihe geçsin” diye, putperest Yunanların en önemli tapınaklarından birisi olan İzmir Efes’teki Artemis Tapınağı’nı yakmıştı.
